shopify analytics tool
Sait Faik'in anısına...

BENDEN BU KADAR Uzaklarda çakan şimşekler, geceyi bir göz kırpımlık maviye boyarken, başımı sıkıntıyla cama dayadım. Sağanak yağmur kokuyordu cam. Patlayan göğün öfkesiyle zangır zangır titredi pencere. Teselli edercesine ‘Korkma!’ diye yazdım buğulanmış cama. Fırtınanın ürküsüyle mutfağa doğru yürüdüm. Gürültüsüne ara veren gök, sustu. Geceye ninni söyleyen yağmurla baş başaydım. Güzeldi uğultusu. Bardağa süzülen çayın kokusunu içime çekerken, bir tıkırtıyla irkildim. Birisi parmak uçlarıyla kapıya vurmuştu sanki. Bu saatte, hele böyle bir havada kim gelirdi ki? Kapıya yanaşıp “Kim o?” dedim, ses veren olmadı. Gözetleme deliğinden dışarı baktım, kimse yoktu. Kapının önünde durup bekledim. Sağanağın sesinden başka bir şey duyulmuyordu. Mutfağa dönüp çayımı aldım. Tam odama girerken, yine o tıkırtılar… Çay bardağını usulca bir kenara bıraktım. Yüreğim ağzımda kapıya yanaşıp dışarıya kulak kesildim. Aklıma Çimdik geldi o an. Komşunun kedisi yine kapıma dayanmıştı galiba. Kapıyı açtım ki ne göreyim? Kediyle karşılaşacağımı umarken, bembeyaz bir martıyla burun buruna geldim. “Sen de nerden çıktın?” demeye kalmadan, kuş içeri süzüldü. “Rüya mı görüyorum, yoksa hayal mi?” diye mırıldandım şaşkınlıkla. Geri döndü martı. Tepemde iki tur attıktan sonra yine içeri uçtu. Yağmurun uğultusuna karışan ayak seslerini duyduğumda merdivenlere doğru baktım ve onu gördüm. Paltosunun eteklerinden yağmur yağan bir adam çıkıyordu yukarı. Kalan üç beş basamağı da çıkıp karşımda durdu. Başının üstünde minicik bir bulut vardı. Uzun boylu, çakır gözlüydü adam. Zayıftı. Öylesine zayıftı ki, paltosu askıdaymış gibi duruyordu üstünde. “Merhaba!” deyip tepesindeki bulutu gösterdi. “Burgazadası’ndan beri…” diye gülümsedi ıslak gözleriyle. “Beni takip ediyor!”
Odadan odaya fıldır fıldır uçan martı yetmezmiş gibi, bir de ‘başıbulutlu’ çıkmıştı başıma. Kapı ağzında dikilen adama bakıp ‘O mu?’ diye düşünürken, korkunç bir sesle patladı gök. Çığlık çığlığa içeri kaçtı martı. Gecenin bir yarısı kapıma gelen adamı kırk yıllık dost gibi buyur ettim. Islak paltosunu çıkarırken ceplerini gösterdi. “Dikişlerinden bile yağmur girdi!” “Hidayet’i sakladığınız cebiniz!” deyip gülümsedim. Kafasını salladı. “Şu sevmesini bilmeyen Hidayet…” diyerek içini çekti. O ışıltılı gözleriyle yüzüme bakıp yaramaz bir çocuk gibi kıkırdadı. “Cebimdeki susam pire oldu.” İçerdeki martıyı gösterdim umutla. “O da Topal martı mı, yoksa?”
“Keşke o olsa! Ne sevinirdi Barba Yakamoz…” Paltosuna uzanıp yapıştım. “Ben asarım be çocuk!” diyerek çekiştirdi. Ağır hareketlerle başının üstünden çekip aldığı bulutu paltosunun cebine tıkıştırdı. ‘Ama bulut bu, cebe sığar mı?’ bakışlarıma aldırmadan askılığa bıraktı ıslak paltoyu. İçeri geçip oturduk. Yorgun görünüyordu. İnce, solgun yüzünde Panco’ya özlemini, Yani Usta’nın vefasızlığını, Dülger Balığı’nın güzel gözlerindeki ölümü, Sinağrit Baba’nın aldanışını okudum çizgi çizgi. Karşılıklı susuyorduk. Arada patlayan gök gürültüsü, martı ve yağmur bize yetiyordu. Ansızın taptaze, dipdiri bir ses çıtırdadı kulağımın dibinde. “Hişt hişt,” Siz de duydunuz mu, dercesine baktım adama. Hiç cevap vermeden gözlerini yumdu. Elleri… çakısıyla kalem açan elleri... O kalemden süzülen sözcüklerle yüreğimizi okşayan elleri titriyordu. “Hişt hişt,” Bakışlarım adamın yüzünde dolaşırken, göz kapakları aralandı. Göz göze geldik; utandım. Saçmalamaktan korkarak gülümsedim ona. Sonra da bir güzel saçmaladım. “Belki yağmurdur. Belki paltonun cebinde canı sıkılan buluttur. Belki de bu tuhaf gecenin bir oyunudur…” Tepemde fır dönen martıya gözlerimi dikip saçmalamayı sürdürdüm. O öyküyü sanki hiç okumamışım gibi, “Yoksa sen misin hiştleyen?” dedim kuşa. Güldü martı. Gagasıyla, kanatlarıyla, gözleriyle güldü. “Kalk, gidelim!” kanat vuruşlarıyla ayaklanan adam, martının peşi sıra odadan çıktı. Ben de ayaklandım. “Ayakucuma düşüp kırılan neşemi gözlerimle topladım.” Dönüp güldü bana. Birkaç cümle de o söyledi öyküsünden. “Sarhoştum. Hava, elektrikler, şehir beni sarhoş ediyordu. İnsanlar beni bir mıknatıs hızıyla kendilerine çekiyorlardı. Dünyayı ve şehri riyasız kucaklamak istiyordum.” Paltosunu giyen adamın etrafında telaşla kanat çırpıyordu martı. Kuşun heyecanına bir anlam veremiyordum, ama adam onun derdini anlamıştı. “Tamam, tamam… gel bakalım!” Adamın omzuna konan martı, o çakır gözlerin içine bir ışık gibi süzülüp gözden kayboldu. Kanat çırpan ışıklı gözleriyle gülümseyen adam, cebinden taşan bulutu da unutmadı. Onu da usulca yerleştirdi başının üstüne. “Benden bu kadar!” Merdivenlerden inen adamın arkasından bakakaldım bir an. Sonra da pencereye koşturup camı açtım. Dışarıda ne yağmur, ne gece, ne de fırtına vardı. Pırıl pırıldı gök. Kanatlarını güneşle yıkayan bir martı, adasına doğru uçuyordu; bembeyaz… Asuman Portakal

Bu sitede yer alan tüm yazı, resim ve benzeri içeriğin tüm hakları Asuman Portakal'a aittir. İzinsiz kopyalanması ya da kullanılması yasaktır.

Asuman Aksel Portakal © 2016 | Web Tasarım: Yalçın Ece