shopify analytics tool
Görsel: Özlem Akarsu DELİMSEK BİR CURNATAYDI YAŞANAN “Kıyametin cinneti sollayacağı bir güne uyandığımızdan habersizdik henüz. ‘Uyandığımız’ dediğime bakma, cümleten ayakta uyuyorduk aslında.” Gözlüklerinin gerisinden satırlarıma dik dik bakıp “Yeni değildi horultu bağımlılığımız,” dedi yılgın bir sesle. “Cahil işiydi kâbus kıvamında pinekleyişimiz.” Beni kucağına bırakmadan önce elli ikinci sayfamın sol ucunu yakmayı geçirdi aklından kadın, ama vazgeçti sonra. Geriye yaslanıp okumaktan yorulmuş gözlerini usulca kapadı. Böylece elli ikinci ve elli üçüncü sayfalarımın bütün harfleri onu seyre koyuldu. Sokağa sığınmış çocuk seslerine kol kanat geren uğultuyu dinliyordu kadın. Bir yandan da suratının yarısını kaplayan kederi silip süpürecek bir şeylerin peşinde koşuyormuş gibi derin derin soluk alıp veriyordu. Uzandığı kanapede üç beş dakika süren bu hayali koşudan sonra gözlerini aralayıp harflerime baktı. Bir tüy hafifliğindeki parmaklarıyla satırlarımı okşamaya başladığında, onu büyüleyen cümlelerimden ruhuna sızan gizemi algıladığını hissettim. Anlam sarhoşluğuyla doğrulan kadın, biraz daha dik oturdu. “Onca miskinliğe rağmen, aylığı bilmem kaç liralık internet bağlantısıyla kendimizi dünyaya yazar, sanatçı ve hatta bulunmaz hint kumaşı ilan ettiğimiz günlerden geçiyorduk bir yandan da… Elimizde heba olmaktan bezgindi hayatlarımız.” Okuduğu iki satırla dili çözülen okur az değildi, ama böylesine pek denk gelmemiştim. Nicedir sırdaşı olmuştum bu kadının. Aynı sayfalarımı açtığı her gün, aynı satırlarıma baka baka anlatıyordu. Okuruna yoldaş olmuş bir kitabın dilsiz sabrıyla dinliyordum onu. “Biz, kendini bilmez uyuşuklar, dünya aleme dinleyicisi olmayan fiberoptik nutuklar atarken, kıçımızdaki dona kadar bizi soyup soğana çeviren en azılı hırsızlar, meczup dizgicilerle kol geziyordu aramızda. Ellerine tutuşturulan senaryo metinlerini bile dizme yetisinden yoksundu eli yüzü kapkara eski zaman mürettipleri. Onları ciddiye alan pek olmadığı gibi, fiber havamızı bir günde söndürebileceklerine de kimse ihtimal vermiyordu.” Son iki cümleyi yüksek sesle söyleyen kadına hayretle baktım. Elini kolunu sallaya sallaya saydırırken, öfkesinden sararmış yapraklarım bile ürperiyordu. “Hayatlarımızı iç eden yalan tacirlerinin düzmece masallarıyla günde yirmi dört saat kâbus üstüne kâbus görüyorduk. Doymuyorduk karanlık uykulara fiberoptik sanrılarla. Bir tıkla dünyanın öbür ucunda bir şeydik ya, yaşasındı iletişim çağı ve onun yeni oyuncakları…” Gözlerini elli üçüncü sayfamın sağ üst köşesine diken kadın, yine sustu. Suratının gölgeli yarısını sessiz harflerime bırakıp odayı izlemeye koyuldum. Karanlık, bugün de erken iniyordu miskinliğimize. Gittikçe solan ışıkla duvarlar birbirine sokuluyor; bir ölüm sessizliğiyle küçülüyordu oda. Harflerim kadının dudaklarının solgun kıpırtısına bulaşan ıstıraba yoldaşlık ederken, o kurdelemi koparırcasına çekiştirmeye başladı. Arkasından çığlığa benzer bir cümle döküldü ağzından. “Delimsek bir curnatayı yaşayan hasta coğrafyanın… Evet, o hasta coğrafyanın… nefes darlığından başka bir şey değildik!” Usul usul üstümüze gelen duvarların sıkıntısıyla hışırdadım. Karanlığın zifiriyle boğuşurken, odanın kapısı küflü bir gıcırtıyla açıldı. Kanepeye ilerleyen sert adımlarla titredi döşeme. “Yine mi bu kitap?” diye söylenerek bana uzanan o kemikli eli daha önce hiç görmemiştim. “Duvarları çek üstümden!” diye bağırdı, bana sımsıkı sarılan kadın. Onu duymazdan gelen kemikli el, bir hamlede beni ele geçirdi. Duvarın önüne katıp yanı başımıza kadar sürüklediği sobanın kapağını açtığı gibi içine attı. Kadın o kör odada, ben bu cehennem ateşinde harıl harıl yanıp kül olduk. Asuman Portakal

Bu sitede yer alan tüm yazı, resim ve benzeri içeriğin tüm hakları Asuman Portakal'a aittir. İzinsiz kopyalanması ya da kullanılması yasaktır.

Asuman Aksel Portakal © 2016 | Web Tasarım: Yalçın Ece